Fetih, Fatih Ve Fetheden Ruh

Menkıbevi kaynaklar Sultan İkinci Mehmed’in annesi Hüma Hatun’un, oğlunu ziyarete gelişlerinde genç hükümdarın yatağının her zaman düzgün olduğunu gördüğünü ve oğlunu:”Arslanım! Yatağınızı niçin kendiniz topluyorsunuz? Bunu yapmakla vazifeli hizmetliler var. Bırakın onlar vazifelerini yapsınlar.” diye ikaz ettiğini, buna karşılık aylardır, Bizans’ın Konstantinepolisi’ni Osmanlı’nın İstanbul’u yapma hedefine kilitlenen genç serdarın da, annesine:”Canım anam! Ben o yatağa altı aydır girmedim ki!?” cevabını verdiğini yazıyorlar. Görüldüğü gibi başarı, ulaşmak istediği hedefe kilitlenmesini bilen ve bunun bedelini ödemesini göze alma yürekliliğini gösterenlerindir. Sultan Mehmed, bu çağdaki akranlarının şahsiyetlerini bile yerli yerine oturtamadığı bir yaşta, idealine odaklanıp, hedefine kilitlenerek kendisini öylesine motive etmiştir ki, bu motivasyon sonunda ona “Fatih” unvanını kazandırıp Peygamber müjdesine erdirmiştir. Peki daha hayatının baharında kazanılan bu cihan fatihliği bir anda mı olmuştur? Elbetteki hayır! Böylesi bir “fatihlik” unvanının alt yapısı çok önemlidir ve o altyapıda, daha çocukluktan beri nakış nakış işlenerek oluşturulan şu gerçekler vardır: İstanbul Fatihi Sultan İkinci Mehmed; dahi bir devlet adamı olmasının yanında, “Avni” mahlasıyla şiirler yazıp divan sahibi olacak kadar iyi bir şairdir. Kendi adına anılan kanunnameleri ortaya koyabilecek kadar iyi bir hukukçu olmasının yanında, papazlarla Hristiyanlık hususunda münazara edecek kadar teoloji bilgisine sahiptir. Yedi dil bilebilecek kadar dünya kültürlerine vukufiyetin yanında İstanbul’un fethinde kullanılan topların balistik hesaplarını bizzat yapabilecek kadar mühendislik okumuştur. İşte böylesi derin bir bilgi altyapısı, “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” anlayışı ile birleşince karşımıza ele avuca sığmaz bir tipoloji çıkmaktadır. İdealine böylesine kilitlenen bu çok yönlü dava adamı elbetteki ıstıraplarının meyvelerini devşirmiş ve “İmtisal-i cahidü-fillah oluptur niyetim. / Din-i İslamın mücerred gayretidir gayretim.” diyerek 30 yıllık saltanatı boyunca 17 devleti tarih ve siyasi coğrafyadan silerek 2 milyon 220 bin kilometrekarelik bir enlem ve boylamda tevhidin bayrağını dalgalandırmıştır. Elbetteki bu görkemli zaferlerin en büyüğü, Napolyon’un “dünya başkenti” dediği İstanbul’un fethidir. Konstantinapol’u İslambol yapan bu fetih öylesine büyük bir fetihtir ki Bizans Tarihçisi Prens Dukas’a “Böyle bir harikayı kim gördü, kim işitti. 2. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepesine geçirdi.” dedirtmiştir.  Aslında derinliğine düşünüldüğünde bu fetih, sadece bir şehrin ele geçirilmesinden çok öte birşeydir. Düşen kalelerin, yıkılan surların ardından çiçek açan din özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü ve Orta Çağ’ın çok ötesine taşan müsamahanın evrensel bir yansımasıdır. Amerikalıların hayran oldukları ünlü tarihçi Washington Irving’in ifadelerimizi pekiştiren şu satırları ibretle okunmalıdır.: ”Türk Hükümdarı Fatih, Şarki Bizans İmparatorluğu’na nihayet vermeseydi, karanlık ve koyu Orta Çağ taassubu, insanların muhayyilesini ancak gözlerin görebileceği dar bir dünya çerçevesi içinde bırakmakta devam edecekti. Ancak Rönesans’la beraberdir ki insanlar mazilerini araştırmak, dünyalarını öğrenmek ve istikbali düşünmek imkanına sahip oldular. Skolastik zincirinin kopuşu dünyayı, zamanı, mesafeyi araştırmak, metafizik ve tefekkür sahasına Rönesans’ı getirmiştir. Bunu Türklere borçluyuz.”

(iktibas: Genç dergisi)

~ yazan: uzlet Temmuz 7, 2008.

Yorum Yapın